Zaman Dişidir
“Atomaltı parçacık fiziği, yani “psikolojik” tınılardan kurtulmuş, “sağın” (exact) olduğu varsayılan bilimsel disiplin, son yirmi, otuz, hatta kırk yıldır, “gerçekteki bilgi” sorununun kuşatması altındadır. Yani yerel neden ilkesini askıya alıyormuş gibi görünen fenomenlerle, başka bir deyişle, görelilik teorisine göre mümkün olan azami hızdan daha hızlı bilgi aktarımının varlığını ima eden fenomenlerle karşılaşmaktadır tekrar tekrar. Einstein- Podolsky- Rosen etkisi verilen şeydir bu; A alanında yaptığımız şey B alanındakini etkiler, ama bu ışık hızının izin verdiği normal neden-sonuç zinciri içinde mümkün değildir. Başlangıçtaki toplam eksenel dönüşleri sıfır olan iki parçacıklı sistemi ele alalım: Bu tür bir sistemdeki parçacıklardan birinin YUKARI doğru bir eksenel dönüşü varsa, diğer parçacığın AŞAĞI doğru eksenel bir dönüşü vardır. Şimdi bu iki parçacığı, eksenel dönüşlerini etkilemeyecek bir şekilde ayırdığımızı varsayalım: Parçacıklardan biri bir yöne, diğeri de tam tersi yöne gider. Birini ona YUKARI doğru eksenel bir dönüş veren bir manyetik alan içinden geçiririz: Sonuçta diğer parçacık AŞAĞI doğru bir dönüş kazanır ( tabii bunun tersi de geçerlidir). Ama bunlar arasında bir iletişim ya da normal bir neden-sonuç bağı olması imkansızdır, çünkü diğer parçacığın, biz ilk parçacığa YUKARI doğru eksenel bir dönüş verdikten hemen sonra, AŞAĞI doğru bir dönüşü olmuştur ( yani ilk parçacığın YUKARI doğru dönüşü diğer parçacığın AŞAĞI doğru dönüşüne olası en hızlı yoldan- ışık hızıyla sinyal göndererek bile olsa- neden olmadan önce). O zaman şu soru ortaya çıkar: Diğer parçacık, bizim ilk parçacığa YUKARI doğru bir dönüş verdiğimizi nasıl “bilmiştir” ? “Gerçekte bir türlü bilgi” olduğunu varsaymak zorunda kalırız, sanki bir eksenel dönüş diğer alanda neler olduğunu “biliyor” ve ona göre davranıyor gibidir. Çağdaş parçacık fiziği bu hipotezi sınayacak deney koşullarını yaratma( 1980’lerin başlarındaki ünlü Alain-Aspect deneyi bu hipotezi doğrulamıştır) ve bu paradoks için bir açıklama bulma sorunuyla cebelleşmektedir.
Bu tek örnek de değildir. Lacan’ın “gösterenin mantığı”yla uğraşırken formüle ettiği bir dizi kavram, sırf abesle iştigal entelelktüel numaralar, paradokslarla oynanan ve hiçbir bilimsel değeri olmayan oyunlar gibi görünen kavramlar, şaşırtıcı bir biçimde atomaltı parçacık fiziğinin temel kavramlarına tekabül etmektedir ( Belli özelliklere sahip olmasına ve bir dizi etki üretmesine rağmen “var olmayan” bir parçacık gibi paradoksal bir kavramla karşılaşırız mesela). Atomaltı fiziğin, her parçacığın pozitif bir kendilik oalrak değil, diğer parçacıkların oalsı kombinasyonlarından biri olarak tanımlandığı katıksız bir farklılaşma alanı ( tıpkı kimliği, diğer gösterenlerle arasındaki farkların toplamından ibaret olan gösterende olduğu gibi) olduğunu hesaba kattığımızda bunda tuhaf bir yan yoktur. Demek ki son dönem fiziğinde Lacancı “hepsi değil” ( pas-tout) mantığını, yani “eril” tarafı fallik isstisna yoluyla kurulan evrensel işlev, “dişil” tarafı da “hepsi – olmayan”, evrensel – olmayan, ama istisna içermeyen bir küme olarak tanımlayan cinsel fark anlayışını bile bulursak şaşırmamamız gerekir. S. Hawking’in “sanal zaman”(psikolojideki “sadece hayalde var olan” anamında değil, saf matematikteki anlamıyla, sadece sanal sayılarla hesaplanabilme anlamında “sanal”) hipotezi aracılığıyla çizdiği evrenin sınırlarından çıkan sonuçlara işaret ediyoruz burada. Ezcümle, Hawking evrenin evrimini açıklamak için, fiziğin evrensel yasalarının askıya alındığı bir “tekillik” ânını önvarsaymamızı gerektiren standart büyük patlama teorisine bir alternatif inşa etmeye çalışır. Nitekm büyük patlama teorisi , gösterenin mantığının “eril” tarafına tekabül edecektir: Evrensel işlev ( fiziğin yasaları) belli bir istisnaya ( tekillik noktasına) dayalıdır. Gelgelelim Hawking’in göstermeye çalıştığı şey, eğer “sanal zaman” hipotezini kabul edecek olursak , bu “tekilliğin” zorunlu varolışunu koyutlamamıza gerk kalmayacağıdır. “Sanal zaman” devreye sokulduğunda, zaman ile uzay arasındaki fark bütünüyle ortadan kalkar, zaman görelilik teorisindeki uzayla aynı şekilde işlemeye başlar: Sonlu olsa bile, onu sınırlayacak başka bir dışsal noktaya gerek kalmaz. Başka bir deyişle, zaman Lacancı anlamda “hepsi-değil”dir, “dişidir”. Hawking, “gerçek” ve “sanal” zaman arasındaki bir ayrım konusunda, açıkça evreni kavramsallaştırmanın yoluyla karşı karşıya olduğumuzu işaret eder: Büyük patlama teorisinde “gerçek” zamandan , ikinci teoride ise “sanal zaman”dan bahsetmemize rağmen , bundan, iki versiyondan birinin ontolojik önceliğe sahip olduğu, yani bize “daha yeterli” bir gerçeklik resmi sunduğu çıkmaz: İndirgenmez bir ikiyüzlülükleri ( kelimenin hem düz hem mecazi anlamıyla) vardır.
O halde fiziğin en yeni spekülasyonları ile Lacancı gösteren mantığının paradoksları arasındaki beklenmedik uyuşmadan ne sonuç çıkarmamız gerekir? Sonuçlardan biri, bir tür Jungcu karanlıkçılık olacaktır şüphesiz: “Eril” ve “dişil” sadece antropolojiyi ilgilendirmezler, kozmik ilkelerdir de, evrenin yapısını bu kutuplaşma belirler; insanı cinsel fark, “eril” ve “dişil” ilkler, yin ile yang arasındaki bu evrensel kozmik antagonizmanın özel bir tezahüründen ibarettir. Lacancı teorinin bizi tam tersi bir çıkarıma, radikal bir “insan-merkezci”, daha doğrusu simge merkezci bir versiyona yönlendireceğini söylemek bile gereksiz neredeyse: Evren hakkındaki bilgimiz, gerçeği simgeleştirme biçimimiz son kertede her zaman dilin kendisine özgü paradokslarla bağlantılıdır, onlar tarafından belirlenir; “eril” ve “dişil” ayrımının, yani bu farkın damgasını vurmadığı “nötr” bir dilin imkansız oluşunun öne çıkmasının nedeni, simgeselleştirmenin , tanımı gereği, belli bir merkezi imkânsızlık etrafında, bu imkânsızlığın yapılaştırılmasından başka bir şey olmayan çıkmaz etrafında yapılaşmış olmasıdır. Simgeselleştirmenin bu temel çıkmazından en saf atomaltı fiziği bile kaçamayacaktır.”
Slavoj Žižek
-
aforizmalar liked this
-
maya-imya-aglaya liked this
-
lowman liked this
-
lawgiverz liked this
-
ztopya liked this
-
supruntu liked this
-
bizans liked this
-
atopia posted this