iyi ki erken öldün
Mihali dönüp ciddi ciddi, bakın arkadaşlar dedi, tez elden okuma yazma öğrenmelisiniz, kara cahlilden devrimci olmaz. Donup kaldık. Anlaşmış gibi üçümüz birden tabancalarımızı çektik. O zamanlar senin küçük zarif bir İtalyan Baretta‘n, benim bir Smith‘im vardı, Nikola ise grubun ağır topu olan bir Alman Marabel taşırdı.
**
Büyük haksızlık bu dedi Korakas, çünkü hem kafamız çalışıyor, hem de ağzımız laf yapıyor. O da başını kaşımaya başladı. Üçüncü sürahide buldum dedi, dönüp baktık. Bir öğretmen kaçırıp mahzene kapatalım, ona birinci sınıf mezeler hazırlarım, her akşam toplanıp ders yaparız, okumayı sökünce de adamı salıveririz. Buna benzer başka çözümleri de tartıştık, sonra ne yapacağımızı bulduk. Öneri senden çıkmıştı, hatırladın mı? Dükkanların tabelalarını okumaya başlayacaktırk. Örneğin bakkal dükkanına gidip tabelasına bakacak sonra da harflerini teker teker sökecektik, BAKKAL diye. Ama düşündüğümüz gibi olmadı. Bakkal tabelalarında bakkal değil, süpermarket ya da baharat-gıda gibi şeyler yazıyordu. Sonra bakkal dükkanındaki malların etiketlerini okumanın daha iyi olacağını düşündük. Hani şu MERCİMEK, FASULYE, PİRİNÇ yazan etiketleri. Nasıl da eğlenmiştik! Kafayı yediğimizi sanan Sultana Teyze’nin şaşkın bakışları altında, bir haftada alfabeyi sökerek bakkal dükkanındaki bütün malların adlarını okuyup yazmayı öğrenmiştik.
O gece çok şey hakkında konuştuk. Mihali ertesi sabah kurşuna dizileceğini bize unutturmaya çalışıyordu. Güzel bir insandı, sevgi doluydu, daha yolun başında ölürken belki de şanslıydı. Şafağa doğru onu almaya gelmelerine yakın , şarkılara başladık. Hayır, devrimci şarkılar ya da marşlar değildi söylediklerimiz. Çiçanis’in bir şarkısını söyledik. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle başlıyordu:
Çocuğun aklını başından almış olabilir
Kumsallarda günbatımları,
Oysa garip yüreğini
Sonsuza dek esir tutuyor
Hronis Missios