İsa Bu Köye Uğramadı
Tarlalarına tüfeksiz, baltasız gitmezler. Yumuşak yürekli, ama sabırlıdırlar. Yüzyıllarca tevekkül boyunlarını bükmüş, kaderin her şeyden güçlü olduğu duygusunu aşılamıştır onlara. Katlanma, dayanma güçleri sonsuzdur ama yüreklerinin derinliklerinde yatan ilkel doğruluk ve savunma duygularına dokundunuz mu tepkileri yaman olur, çileden çıkarlar. İnsanlık dışı, azgın, umutlu bir öfkedir bu; ölüm korkusundan doğan ve geçtiği yere ölüm saçan bir ayaklanma. Eşkiyalar köylülerin hürriyetini ve hayatını devlete, büyün devletlere karşı akılsız ve mutsuzca koruyorlardı.
*
Bahtsızlıkları şurada ki, kendi dışlarında ve kendilerine karşı yürüyen tarihin bilinçsiz aletleri olmuşlar. Ama eşkiyalık yoluyla köylüler önlerine hep hasımca çıkan, onları anlamaya çalışmaksızın hep boyunduruk altında tutagelen medeniyete karşı kendileirini savunmuş oluyorlardı. Eşkiyaları hemen kendi kahramanları saymaları bundan. Köy dünyası devletsiz, ordusuz bir dünyadır.
*
Herhalde, diyorum kendi kendime, en eski zamanlarda da hayat bugünkü gibiydi buralarda: Bütün tarih bu adamları değiştirmeden kayıp geçmişti üzerlerinden.
*
Dolu neyse, toprak kayması neyse devlet de öyle bir şeydi. Karşı konmaz birer bela idi bunlar köylüler için. Devlete karşı, propogandaya karşı tek bir korunma çareleri var, o da sabretmek: Tabiatın belaları karşısında nasıl cennet umudu olmadan boyun eğip sabrediyorlarsa öylesine sabretmek.
*
D’annunzio onlardan biriydi, ama bir edebiyatçı olmuş ve ister istemez onlara ihanet etmişti. Bütün bu dünyayı edebiyatın malı haline getirmişti, yıkılmaya mahkumdu.
*
Mezarlığın ortasında yeni gelecek ölüyü bekleyen derin bir çukur vardı. İçine inip çıkmak için merdiven koymuşlardı. Öğle güneşinde bu çukura inip dibinde uzanıp yattığım olurdu. Toprak kuru ve dümdüz olur, kızgın güneş de girmezdi içine. Yukarıda dörtgen bir gök ve birkaç beyaz bulut görürdüm. Hiçbir ses gelmez olurdu kulağıma. Bu yalnızlık, bu özgürlük içinde saatlerce kalırdım. Güneşli duvarda kertenkele kovalamaktan yorulan köpeğim çukura başını uzatıp bir şey soracakmış gibi bakar, merdivenden inip ayak ucuma uzanır ve hemen uyurdu. Ben de, bir yandan onun nefesini dinler, bir yandan kitap okurken uyuyakalırdım.
*
Aslında her insanda, her ağaçta, her nesnede az çok vardır bu ikilik. Kesin, ikiliksiz kavramlar yalnız akılda, dine ve tarihte vardır. Hayat, sanat, dil ve aşk duyguların içine karışır, onlarda ikilik olur her zaman. Köylülerin dünyasındaysa aklın, dini, tarihin yeri yoktur. Dinin yeri yoktur, çünkü onlar için zaten her şeyde tanrılık vardır, çünkü her şey , sembolik olarak değil gerçekten tanrısaldır.
*
Don Luigino bütün mektuplarımı kopya ediyordu. Sahiden üslubuma mı hayrandı yoksa bu da bir polis gayretkeşliği miydi bilmem artık. Herhalde bu iş çok vaktini alıyor ve mektuplarım hiç gitmiyordu.
*
Yeni yıl uykuda bir ağaç gölgesi gibi yatıyordu yerde. Boş ve birörnek saaatler içinde ne anıların bir anlamı kalıyordu, ne de umutların: Geçmiş, gelecek iki ölü su birikintisi gibiydi. Bütün bu yarınlar benim için köylülerin “crai” (yarın) dedikleri o tarih ve zaman dışı bir beklenti,bir boşuna sabır haline gelmişti. Dil ne aldatıcıdır bazen, ne garip tutarsızlıklarla doludur. Bu zamansız memlekette köylülerin dilinde en ince zaman ölçülerine rastlarsınız. Bu durgu, bu sonsuz “crai” sözü dışında gelecek günlerin ayrı ayrı adları vardır. Yarından sonraki günün adı “prescrille”, daha sonrakinin “pescruflo”, daha sonrakinin “maruflo”, daha sonrakinin “maruflone”, daha sonraki yedinci günün “maruficciodur”.
Carlo Levi
Not 1: Sartre, “Önce bir doktor, sonra bir edebiyatçı ve bir sanatçı. Hayata duyduğu derin saygıdan ötürü. Onun politik bağı için de aynı saygı söz konusudur, tıpkı sanatının kaynağı gibi.” demiş onun için.
Not 2: Okurken Don Carlo bana sıklıkla Sevgili Erhan Bey‘i hatırlattı.